Ali Isingör: T.C. Yakin Tarihi (1)
Bu geniş çaplı söyleşi için Ali Işıngör’e tekrar teşekkür ediyorum. Sanıyorum, bu söyleşi ile birlikte birkaç gencimiz daha ülkemizin yakın tarihi hakkında az çok bilgi sahibi olmuş olacak.
Okunabilir olması bakımından kronolojik olarak parçalara ayırarak yayınlıyorum. Toplamda 21 sayfadan oluşan ve iki oturumda gerçekleştirilen bu söyleşinin tamamını buradan edinebilirsiniz.
Selim Yörük: Sizi Focus‘daki yazılarınızdan ve mizahi bir dille ele aldığınız tarih içerikli Burkina Fasa Fiso’dan tanıyoruz. Biraz kendinizden bahsetmek ister misiniz?
Ali Işıngör: En zor şey insanın kendisini anlatması sanırım… Nereden başlamalıyım aslında bilmiyorum.
Aziz Nesin ve Yaşar Kemal ile aynı dergide yazmak için…
Sanırım gazeteciliğe ilk adımımı attığım günden başlamak doğru olacak…
1993 yılında, İtalyan lisesi’nden mezun bir “kopil” olarak bir küçük gazete ilanına saldırarak profesyonel gazeteciliğe ilk adımımı attım. Kapılarını çaldım ve “Sizden maaş istemiyorum, bana sandalyemi gösterin!” şeklinde bir giriş oldu bu.
SY: Severek yaptığınız bir eylemi mesleğe dönüştürme kararı ile yola koyuldunuz yani…
Sanırım o günkü bu cesaretimin en büyük nedeni, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal‘in yazarları arasında olduğu bir dergide “çalışma deneyimi”ni bu hayatta yaşamak zorunda olduğumu hissetmemdi…
Bir gazeteci adayı için, bugünlerde de epey cazip olan bazı özelliklerim vardı. Sanatçı bir aile, iyi bir genel kültür, anadili gibi bilinen İtalyanca, İngilizce ve çokçası da “karşı konulamaz bir merak”…
Daldan dala, daldan dala…
Sonrası… Sonrası biraz karışık. Aktüel dergisinde mutsuz bir ikinci deneyim ve arkasından İtalyan basınında Corriere Della Sera, Panorama gibi dünyaca ünlü dergilerde çalışma şansını yakalamam…
Araya bir bilişim dergisi ve bir de strateji dergisini sıkıştırdım. Linux aşkımı da sanrım orada kaptım. (gülüyor) Şimdi de buradayım…
İşin özellikle “merak” kısmında öyle oldu. Bir kedi gibi sürekli “merak ederek” yaşayan ve merakımı gidermek için sürekli araştıran birisi olmak, sanırım bu meslekte kalmamı sağladı.
SY: Dolambaçlı ve Semra annemizin(!) de dediği gibi “daldan dala” olmuş biraz…
Tüm bu deneyimler, biraz da “daldan dala” konabilen bir yazar olmamı sağladı. Bir ay İzlanda sahillerinde bir kasabayı yağmalayan Osmanlı korsanının öyküsünü yazarken, ertesi ay kendimi Cervantes‘in peşinde ya da Pardus‘u yazarken bulabiliyorum…
SY: Sizi okurken tek kalemden çıkmadığını bildiğimiz bir dergi gibi his oturuyor içimize. Fakat gelin görün ki tek kişisiniz (gülüyorum).
Ansiklopedi cildini tuvalete kaçırır, orada okurdum
SY: Öğrenme aşkı diyebilir miyiz tüm bunlara? Bende de var aynısı oradan biliyorum (gibi garip bir şey söylüyorum. Bize ne “ben”den. Ali Bey’i konuşuyoruz).
Evet, öğrenme aşkı diyebiliriz buna… Çocukken annesinden gizli gizli tuvalete ansiklopedi cildi kaçırıp okuyan birisiydim (gülüyor). Çünkü okuduğum bir madde beni hemen bir diğerine götürüyordu, işin en zoru da tuvalete bir cillten fazlasını götürememekti (gülüyor).
Eh biraz şizoid bir tip olduğumu yadırgayamam (gülüyor).
Televole benden ve işlerimden uzak olsun!
SY: Sizin beni, belkide daha bir çok okurunuzu vuran yanınızla devam etmek istiyorum. Tarzınıza “Tarihi Mizah” mı demeli yoksa “Eskiler Televolesi” mi?
(“Eskiler Televolesi” de ne?)
İki tanımınıza da katılmıyorum (haklı saçmaladım). Birincisi, yazdığım yazılarda sizin adına “mizah” dediğiniz şeyin “yaşamın ta kendisi” olmasından ötürü. Mizah çok ciddi bir kavram olmasına karşın, ülkemizde algılanışı ne yazık ki “hafiflikle” eş tutuluyor.
Televole kavramının ise benden ve işlerimden uzak, tanrıya yakın olmasını diliyorum sadece. Yaptığım işe alternatif bir anlatım tarzı demek sanırım daha doğru. Ya da “Yaşayan Tarih”…
Türk okuru son derece tembel!
SY: O zaman tarzınızı oluşturan şey yazdığınızın içeriği ile bağıntılı diyorsunuz. Sert bir tutumla bir tarz tutturmaya çalışanlardan değilsiniz.
Okurun kafasına vurmaya gerek olmadığını düşünenlerdenim. Basit bir örnekle anlatmak gerekirse, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki kapışmayı “lise kitaplarındaki gibi” kuru ve rakamlarla dolu bir şekilde de anlatabilirsiniz. Bunun alternatifi ise sözüm ona İranlı olan Şah İsmail’in öz Türkçe koçaklamalar söylerken, Yavuz’un neden ağdalı bir Farsça’yı tercih ettiğini sorgulayabilir ve buradan da savaşın asıl nedeni olan Anadolu Aleviliği‘ne ulaşabilirsiniz. Bu savaş çıkmıştı, çünkü bu savaş Anadolu’nun Türkmenleri üzerindeki bir egemenlik, bir kültürel propaganda savaşının sonucuydu…
Şimdi bu yanıyla ele aldığınızda, tarih aslında çok keyifli bir “okuma”… Sadece tarih mi? Bu şablonu coğrafyaya, fiziğe, matematiğe de uygulayabilirsiniz…
SY: Okumayı pek sevmeyenlerden olduğumuz için hazır olanı, kolay olanı almayı seçiyoruz sanırım. Televizyon gibi. Hem kulağa hem de göze hitap ediyor. Sanki okumakla olan maçına 2-1 önde başlıyor.
Türk okurunun son derece tembel olduğuna katılıyorum. Bu yüzden anlatım dilinin onu yormamasına dikkat ediyoruz.
Söyleşinin ikinci bölümüne ulaşmak için tıklayınız.
04 September 2005 | İlgili Olduğu Konular »

Özkan
Yakın tarihimiz başarısızlıkla doludur. Ve bu başarısızlık sosyalizme bağlı diyenler her zaman yanılırlar bence bu başarısızlık, TC’nin aç gözlü vekillerinin ve bakanlarınındır.
26 October 2006