• Kategoriler

Bilginin Kaosu, Tarih ve Kayıp Kıta Mu

Geçmişinizi saptırdığınız oldu mu hiç, ya da aslında hiç yaşamamış olduğunuz bir hikayeyi, heyecanla baş kahramanı olarak anlattığınız? Ve hatta bir süre sonra, bu olmayan hikayenize kendiniz de inanmaya başladınız mı?

Kendimi baz alarak bu soruya “Evet” cevabını veriyor ve en azından benim ile aynı cevabı verecek birçok insan olduÄŸunu varsayarak vurgulamak istediÄŸim noktaya doÄŸru yol alıyorum.

Tarih de ben ve benim gibi birçok insanın ortaklaÅŸa oluÅŸturduÄŸu bir geçmiÅŸ özeti. Olaylar, insanlar ve o insanların özelllikleri, kiÅŸilikleri… Hiçbirini görmedik, yaÅŸamadık. Ya bir kitaptan ya da birbaÅŸkasından duyduk, dinledik, okuduk.

Tarihi biz oluÅŸturduk, evet. YaÅŸamadığımız dönemlerin özetini çıkarmaya çalıştık. 10 binlerce yıl öncesindeki yaÅŸam tarzını, olayları, geçmiÅŸe yön vermiÅŸ insanları anlattık. Delillerimiz de yok deÄŸildi aslında. Birçok belge, arkeolojik bulgu, bilimsel destekleyiciler…

Ne var ki, tarih hiçbir zaman “bir” olmadı. Olması da pek mümkün deÄŸil. O kadar farklı kaynaÄŸa dayanıyor ki bu birikim, her kiÅŸi ya da dönem için aynı bakış açılarında kesiÅŸilemiyor. Çok normal.

Tarihin “bir” olmamasının ardında birçok neden de yatıyor. Bunlardan en önemlisi de, milletlerin kendi iç huzurlarını saÄŸlayabilme amacıyla geçmiÅŸlerini, gelecekte sorun çıkartmayacak, ya da en masum ifadesiyle “örnek” olabilecek ÅŸekilde kabul ediyor olmaları. Bazı “leke”ler siliniyor, bazı kahramanlıklar ekleniyor.

Bu nedenle, bir milletin kendi ağzından anlatılan tarihi ile, farklı kaynaklardaki birbirini tutmuyor. Bazen bu kaynaklar o milleti yerme amacıyla saptırıyor geçmişi, bazen de gerçekten de objektif olarak bakıp, kendi bildiği tarihi anlatıyor. Hangisine inanacağımız kendi iç görümüze kalmış oluyor.

Tarih’i Wikipedia‘ya, EkÅŸi Sözlük‘e benzetiyorum. Her ikisi de o kadar çok “yazar”a sahip ki, maddelere binlerce kiÅŸi eklemeler, çıkartmalar yapıyor, ortaya karışık, kendi içinde birbiri ile çeliÅŸen noktalar çıkıyor.

Peki hangisi “doÄŸru“?

EkÅŸi Sözlük’te her maddenin altında şöyle yazar;

“Bu sitede yazılanların hiçbiri doÄŸru deÄŸildir”

Yüzbinlerce insan, her gün EkÅŸi Sözlük’te binlerce farklı bilgi alırlar. Hastalık belirtilerinden tutun da, bir sanatçının özel yaÅŸamı ile ilgili her ÅŸey…

Bazıları öyle bulunmaz, hiçbir yerden edinilemeyecek derecede değerlidir ki, gerçekten de kocaman bir bilgi kaynağı olarak ortaya çıkar çoğumuzun önüne. Aynen Wikipedia da böyle. Ama alınan bu bilgilerin doğruluğunun sağlamasını yapabilir misiniz?

E pek tabii, orada yazılanlara güvenemeyiz ki” dediÄŸinizi duyar gibiyim. Peki herhangi bir kitapta okuduÄŸunuz bilgiler? O bilgilerin bir kitap içerisinde olmasından dolayı “doÄŸru” olduÄŸunu mu düşünüyorsunuz?

Tam bir kaos öyle değil mi?

Aslında edindiğiniz hiçbir bilginin doğruluğundan emin olamayız. Her biri birer inançtır. Yalnızca kendi mantık süzgecimizden geçirir, doğru olabileceğine inanırız ve daha sonra bunu kabul eder, hayatımızın geri kalanında bu inançla desteklediğimiz bilgiyi kullanırız.

Bazı bilgiler bize o kadar sağlam gelir ki, tersini düşünemeyiz ya da düşünme ihtiyacı duymayız. Bilimsel gerçek olarak kabul ettiklerimiz bile aslında yalnızca ölçüm araçlarımızın bize gösterdiği verileri yorumlamaktan öteye gitmez.

Bunun en iyi örneÄŸi; Newton fiziÄŸi. Yüzyıllarca deÄŸiÅŸmez bir doÄŸru olarak kabul ettik. Hatta “Bana evrendeki tüm nesnelerin yerini, zamanını ve hızını verin size geleceÄŸi tarif edeyim” dedik.

Bu fizik kuralları üzerine teknolojimizi kurduk, mimari hesaplamalarda kullandık, bu yasalar ile araç gereçler ürettik ve daha sonra, atom altı parçacıklarını, onların nasıl yoktan var, vardan yok olduklarını, ölçüm cihazlarımıza “Hem ordayım, hem buradayım. Hem dalgayım hem de tanecik” gibi yanıtlar verdiÄŸini gördük. Kuantum fiziÄŸi ile tüm bu yasaların aslında o kadar da saÄŸlam olmadığına kanaat getirdik.

Bazı bilim insanları bu anlamda dinleri küçümserler. Saf ve dayanaksız inançlardan öteye gitmediklerini söylerler. Aslında bilimin kendisi de özünde çok da farklı değildir.

Tam bu sırada mutlaka izlemenizi istediÄŸim bir filmi ekliyorum. Bu filmi paylaÅŸmamın nedeni, bahsettikleri, “doÄŸru deÄŸil” dedikleri deÄŸil. Yalnızca kabullerimizin nasıl sarsılabileceÄŸine, bakış açılarının, temellerin ne kadar da aciz kalabileceÄŸine örnek olması açısından. Bu filmi izleyip de beyninde soru iÅŸareti uyanmayan herhangi birisini tanımıyorum : )

Olayları, durumları biraz abartmak ve hatta saptırmak doÄŸamızdan gelir. Bana kalırsa sanatın doÄŸuÅŸu da bu dürtünün eseridir aslında. Deniz kabuklarına, sivri taÅŸlar ile küçük delikler açıp boynuna takan ilk insan da aslında bu dürtünün ilk göstergesi olmuÅŸtur. Çıplaklığımızı, kendimizi, varoluÅŸumuzu farklı gösterme çabası. Sonrasında yapılan resimler, abartılı heykeller, kocaman süslü, ihtiÅŸamlı tapınaklar, müzikler, filmler, yazılan kitaplar…

Mu adında bir kıta adı duymuş muydunuz daha önce?

Anlatılanlara göre Mu kıtası 12bin yıl önce Asya Kıtası ile Amerika arasında varolmuş kocaman bir kıta.

İlk olarak Amerikalı Albay ve gezgin James Churcward’ın Tibet’te yaptığı araÅŸtırmalara dayanan ve bunlarla ilgili olarak yazdığı 4 adet kitabına konu edilmiÅŸtir. Churchward, Tibet tapınaklarında bulduÄŸu yazı tabletlerini oradaki rahiplere tercüme ettirerek elde ettiÄŸini açıkladığı efsaneye göre Büyük Okyanus’da, Asya kıtası ve Amerika kıtası arasında ve Avustralya’nın iki katı büyüklüğünde bir kıta olduÄŸu anlatır.

Wikipedia

Bilim dünyası bu kıtanın varlığı konusunda “Efsaneden öteye gitmez” yorumları yapar. Ama biraz araÅŸtırma yapılır ise karşımıza çıkacak bilgiler soru iÅŸaretleri uyandıracaktır.

Günümüz insanın beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesine sahip ilk insanın 200 bin yıl önce varolduğu bilim tarafından vurgulanmakta. Günümüze kadar geçen sürede insanoğlunun 190 bin küsür yıl kaydadeğer bir gelişim yapamayıp, yalnızca son 6 bin yılda birden gelişmeye başlayan bir uygarlık üretmiş olması pek akla yatkın gelmiyor.

Diğer yandan Mısır uygarlığının, İnkaların, Azteklerin ve Mayaların gizemleri, mimari gelişmişlikleri ve astronomik bulguları kullanmadaki ustalıkları çözülebilmiş değil.

Peki, tarih kocaman bir kıtayı gizleyebilecek kadar değişebilir mi?

Bana sorarsanız, pek ala değişir. Eğer kıta, bilim insanlarının kabullenebileceği kadar büyük ipuçları bırakmamışsa arkasında, olabilir. Ya da şöyle mi demeli; Bilim insanlarının ipuçlarını toplama yolları (halen) o kadar kısıtlı ve o kadar yetersiz ki pek tabii kocaman bir kıtanın varlığını kanıtlayamayabilir.

Bu bakış açısı, Mu kıtasının varolduğunu kabul etmemize yeterli değil tabi ki. Ama burada vurgulamaya çalıştığım, böyle bir kıtanın varolduğu değil, tarihin hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar farklı olabileceği gerçeği.

Özet olarak şunu söylemek istiyorum; hiçbir bilgide -bilim dahil- kesinlik yoktur. Sezgiler, yorumlamalar ve bilginin inanmak istediğimiz şekilleri vardır.

Not: Yazıda bilgilendirme amaçlı kullandığım linklerin Wikipedia ve EkÅŸi Sözlük’e gidiyor olması da güzel bir ironi oldu : )

4 Yorum — “Bilginin Kaosu, Tarih ve Kayıp Kıta Mu”

Yorum yap, fikrini paylaş

Ana Sayfa  | Hakkımızda  | Takip Seçenekleri  | Reklam  | İletişim 

© 2007 Anafikir.comSelim Yörük
Sitede bulunan materyallerin tüm sorumlulukları yazarlarına aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kaynak belirtilmeden alıntı yapılamaz.