Oligarşiyi dayatanlara demokrasi muhtırası
Oligarşi; egemenliğin bir grup, bir sınıf ya da bir zümreye ait olduğu yönetim şeklidir. Demokrasi ise; halkın kendi kendini yönetmesi sistemine dayanan bir yönetim şeklidir. Türkiye Cumhuriyeti; anayasamızda da belirtildiği üzere, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Son dört aydır ülkemizde yaşanan olaylar oligarşi ile demokrasi arasındaki ince çizgiyi çok belirgin bir şekilde görmemizi sağladı. Bazı siyaset bilimciler, yönetim şekli ne olursa olsun, her devletin yönetiminde mutlaka bir oligarşi olduğunu belirtiyorlarmış.
Oligarşide; yönetimdeki grup, askeri, siyasi veya maddi olarak ülkenin önde gelen gruplarından biri oluyormuş.
Buna benzer bir tabloyu son dört aydır belirgin bir şekilde görmeye başladık. Tablo şu şekilde ortaya çıkıyor. Oligarşinin siyasi kanadı CHP, yargı kanadı Anayasa mahkemesi, yönetim kanadı şu andaki Cumhurbaşkanı, askeri kanadı da Genelkurmay. Demokrasinin siyasi kanadı TBMM, yönetim kanadı şu andaki AKP hükümeti. İş ve ekonomi çevreleri de demokrasinin maddi kanadını oluşturuyor.
Bilimsel olarak baktığımızda demokrasinin içerisinde az da olsa oligarşinin olabileceğini anlarım. Ancak ne oldu da demokratik bir ülkede oligarşi bu kadar hortladı?
Birinci sebebi; sürekli şikayet ettiğimiz demokrasimizdeki gelişmişlik sürecinde epey yol kat ettik. Bu gelişim bazı çevreleri rahatsız etti.
İkinci ve en büyük sebebi; oligarşi yönetiminin kalesi olarak görülen Cumhurbaşkanlığı makamı kaybedilecekti. Aslında kaybedilecek sadece Cumhurbaşkanlığı olsa pekte sorun yoktu. Asıl sorun Cumhurbaşkanının sahip olduğu yetkilerdi.
Cumhurbaşkanı, Anayasa mahkemesi üyelerini, savcı ve hakimleri, üniversite yöneticilerini, vali’leri seçiyordu. Yani ülkenin en üst düzeyde yöneticilerini Cumhurbaşkanı seçiyordu.
Böyle bir makama ancak ideolojik olarak kendi görüşlerinde veya kendi görüşlerine yakın birinin gelmesi gerekiyordu. Bunun içinde askeri kanat kendi görüşlerini açık seçik beyan etti. Dillerden hiç düşmeyen laiklik elden gidiyor, irtica gelecek bahanesiyle tarihe geçen bildiriyi kamuoyuna sundular.
Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.
Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Genelkurmay Başkanlığı, 27 Nisan 2007
Elit azınlığın ve oligarşinin savunucusu haline gelmiş CHP’de yine aynı şekilde laikliği bahane ederek AKP’nin adayı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını engellemek için elinden geleni yapmıştır. Hatta bu uğurda çok savunduğu Anayasayı bile çiğnemiştir.
Cumhurbaşkanlığı krizinde baş aktör bizzat CHP olmuştur. Bir siyasi partinin antidemokratik davranışını anlayabilirim. Muhalefet yapma lüksü olduğunu da anlayabilirim. Üzüntü verici olan millet olarak en güvendiğimiz kurumların -Anayasa mahkemesi ve Genelkurmay Başkanlığının- antidemokratik ve hukuk dışı davranışlarıdır.
Anayasa mahkemesinin hukuk dışı bir şekilde tamamen siyasi ve ideolojik olarak aldığı 367 toplantı yeter sayısı kararı tarihimize kara bir leke olarak geçmiştir.
Sözde rejim tehlikesi bahane edilerek, millet iradesinin önü kesilerek, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını engellemek için ortaya çıkarılan Cumhurbaşkanlığı krizi sonrasında seçime gidilmiştir.
Seçim sonrasında dayatmacı oligarşi, demokrasi tokadını yemiş ancak yine bundan bir ders almamıştır. Gerek askeri kanadın, gerek yargı kanadının, gerekse siyasi kanadın söylemlerinde bir değişiklik olmamıştır.
Hata yapıldığında veya yanlış yapıldığında bu hatadan veya yanlıştan dönmek bir erdemdir. Hiçbir şey söylemesen de olur. Ancak yanlışın üzerine bir yanlış daha yapıp, aynı duruşu koruyorsan, ya ben seni bu güne kadar yanlış tanımışım ya da sen bu ülkenin gerçeklerinden çok uzaksın.
Bir zamanlar Tansu Çiller, “Bu terör ya bitecek ya bitecek” demişti. Ben de bugün, “Bu ülkeye gerçek anlamda demokrasi ya gelecek ya gelecek” diyorum. Bu diyardan gitme şansımız olmadığına göre, bu deveyi güdeceğiz. O yüzden bu ülkenin gerçeklerini hala göremeyenlere şunları söylemek istiyorum;
Bırakın demokrasi olması gerektiği gibi işlesin. Bu ülkede şeriat tehlikesi, laiklik kaygısı vs. durumlar yoktur. Eğer siz antidemokratik tutumlarınızda devam ederseniz tıpkı bataklığa saplanmış gibi daha da batacaksınız. Özellikle, bu ülkenin kurumları kendi kendilerini yıpratmamalı, kendi itibarlarını, güvenilirliklerini zedelememeli.
Türk milleti, Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar bilinçlenmiştir. 22 temmuz seçimlerinde bunu açıkça gösterdi. Ülkemiz, milletimiz, gereksiz yere sancı çekip, gerilmesin.
Son olarak Anayasamızın 6.maddesiyle tamamlamak istiyorum.
Egemenlik,kayıtsız şartsız milletindir. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz
12 August 2007 | İlgili Olduğu Konular »

Hüseyin
Durumu güzel özetlemişsiniz. Demokrasi dışı yaklaşımları anlamıyorum. Şüphe üzerinden siyaset yapılır mı? Hele ki ordunun yaklaşımı…
Sanki cumhurbaşkanlığı makamı bekaretini yitirecek genç bir kız gibi. Herkes onu korumaya çalışıyor, ille de akraba, arkadaş evliliği olsun istiyorlar. Bu millete güvenmiyorlar.
Herşey de “bekle gör” politikası, iş cumhurbaşkanlığına gelince “önleyici darbe” hadi canım sende.
12 August 2007
Ufuk Eskici
367 toplantı yeter sayısı kararı neden ideolojik bir karar olarak algılanıyor anlamıyorum.
Anayasa mahkemesi anayasadaki maddelere göre konuyu çözmüştür. Sorun kurallara uyamdan cumhurbaşkanı seçmek isteyenlerdedir. Bunu anlamak istemeyenler ise Anayasa Mahkemesi gibi devletin önde gelen bir kurumunu siyasetin içine çekmektedirler.
12 August 2007
İzzet Kütükoğlu
367 kararı neden siyasi bir karardır?
Çünkü; anayasamızda, cumhurbaşkanının seçilebilmesi için mecliste 367 üyenin bulunması gerektiğine dair bir şart yoktur!
82 anayasasını yapanların böyle bir şart öne sürmesi de düşünülemez. Böyle bir şartı olan anayasa yapısı, sonuçta en çok oy alanı nasıl cumhurbaşkanı yapabilir.
Sözün kısası anayasamızda 367 şartı yoktur. Bu karar hukuk açısından yüz karasıdır! Buna halk tabiri ile alavere dalavere derler!
AKP’nin oylarının artmasıda halkın alavereye dalavereye rağbet etmemesi, prim vermemesi olarak yorumlanabilir.
17 August 2007
Talha Can
Sayın Ufuk Kesici,
“367 toplantı yeter sayısı kararı neden ideolojik bir karar olarak algılanıyor anlamıyorum. ” buyurmuşsunuz. Acaba Anayasa’daki 96. ve 102. maddeleri okudunuz mu hiç? İsterseniz önce “katılımı” ve “seçilir” kelimelerinin anlamlarını kavrama ile başlayın! Bu iki maddenin kesişmesidiğini ve 367 diye bir zımpırtının olmadığını ilkokul cocuğu bile anlar!
19 August 2007
fatma koçkan
bu yazıları yazarken sadece nefret hissi duyuyorum 16 şehit daha verdik bende bi anayım gözümüzde yaş nezaman dinecek kolaymı büyüyo bi evlat neden kendi evlatları amerika da keyf yaparken sade ve garip vatandaşın çocukları ölüyo biz sömürgemiyiz ki amerika otur derse oturup kalk derse kalıyoruz yetti artık insanları sınır ötesi operasyon diye kandırıp kullanılmamak için alınan bi kararla uyutuluyobu referandumsa sadece göstermelik bi oyun bence tepkisiz bi halkı onamak bence ..
21 October 2007
cem
oligarşi tek bir kişi ülkeyi yönetiyormuş bence kötü.
20 April 2008