» NEREDEYİM?

Hayatımızı ilgilendiren her konu ile ilgili fikirlerin ve görüşlerin paylaşıldığı bir ortamdasınız.

Yapmaya çalıştığımız şey; bahse değer konular hakkında daha fazla kişinin düşünmesini ve kendi görüşünü oluşturmasına katkıda bulunmak.



» TAKİP ETMEK İÇİN

Anafikir.com’da üretilen içerikleri daha kolay takip edebilmeniz için size çeşitli araçlar sunduk.

Bu seçeneklere ulaşmak için tıklayın.



» SEÇME AKILLAR

"Attention is the limited resource on the internet - not disk capacity, processor speed or bandwidth."— Mills Davis



» FAYDALI KAYNAKLAR

Düşüncelerinizi besleyebileceğiniz çeşitli siteler seçtik. Buradakilerden farklı bakış açılarıyla olaylara bakanların düşündükleri de gözatmaya değer.


Sosyal Medya ve “Ben”

Bazı köşe yazarları var ki, beni sinirlendirmeleri için okuyorum onları. Eleştirmek için Televole tarzı programlar izlemek gibi bir şey bu. Bu şekilde mimlediğim yazarları okurken, düşüncelerinin benimkilerle zıt olması bana garip bir haz veriyor. Oray Eğin de bu mimlediklerimden.

Gariptir ki, bu yazıya konu olmasının nedeni bana yine “Yahu, bir kere de “ünlü”ye dalaşmadığın bir yazı yaz” derdirtmesi değil. Tersine, doğru tespitlerde bulunduğunu düşündüğüm bir yazı kaleme almış olması.

Nedir yani, her doğru tespit yaptığında onu konu mu edeceksin” diye soranlar olursa, hiç düşünmeden “Evet” cevabını verebilirim. İçim rahat, oldukça ender rastlanan bir durum çünkü bu : )

Bu kadar “Oray Eğin tarzı sataşma” yeter, artık konuya girelim.

Katıldığım yazısı, Nil Karaibrahimgil ile Neşet Ertaş arasında yaşananO benim sayemde tanındı” gerilimi hakkındaydı.

Yazısında, Nil Karaibrahimgil’in bu davranışının temelinde “Ben kuşağı“nın etkilerinin görüldüğünden bahsetmiş;

Hayatta ‘ben’ dışında hiçbir şeyi önemsemeyen bir kuşağın çarpıklıklarıyla uğraşıyoruz. Altında art niyet olmayabilir, kendisine göre büyük bir cehalet de değil bu. Sadece ‘ben’ dışında hiçbir şeyin anlamı olmadığı için, hiçbir şey onu ‘ben’ kadar ilgilendirmediği için söylenmiş alelade bir söz.

Neşet Ertaş’ı tanımasam ne olur ki, ben de müzisyenim.‘ Eminim, her iddiasına girerim, Nil’in safça bu polemiğe dalmasının altında yatan motivasyon buydu.

Seksen sonrası doğmuş ve iletişimi sadece modern yollarla yapan bizlerin en genel sorunlarından birini çerçevelemiş yukarıdaki tespiti ile.

Aklımdaki “modern iletişim” kavramını biraz açayım istiyorum. Kısaca, teknolojinin başrolde olduğu iletişim yöntemlerinden bahsediyorum. En başta cep telefonu ve İnternet pek tabii. Ayrıca (yabancıların “gadget” olarak andığı) tüm kişisel elektronik cihazları da bu kavram içine dahil edebiliriz bence.

Bugün, müzik çalar olarak kullandığımız iPod bile, kimlik tanımlarken kullanılan önemli bir iletişim cihazıdır. Keza (pek fotoğraf çekmesek de) boynumuza asarak gezdiğimiz dijital fotoğraf makinesi ve her anımızı kayıt altına alma dürtümüz sonucu elimizden düşürmediğimiz ufacık video kemaramız da bu kavrama dahildir. Özellikle bu tarz (”Early adopter” mıknatısı) cihazlar statü ve yaşam tarzı göstergesi olarak ciddi iletişim mesajları taşır.

Bu cihazlar sayesinde dış dünya ile sözsüz iletişimde bulunuruz aslında. Sahip olduğumuz son teknoloji kişisel elektronik cihazların anlattıkları, çevremizden “Kullandıkların sayesinde, senin hakkında bir öngörü sahibi oldum” ile geri döner ve iletişim tamamlanmış olur.

Tüm bu modern iletişim yöntemleri bizleri tekilleştirdi. “Kişiselleştirme” övgüsü üzerinden ilerleyerek çevremizden yalıtılmış bir halde iletişir olduk.

Gün boyunca kurduğumuz iletişim miktarı içerisinde, dijital gereçler vasıtasıyla gerçekleştirdiklerimizin oranını düşünün. Oldukça yüksek. Makina ve biz varız sadece. İletişim kurduğumuz kişiler kilometrelerce uzakta çoğu zaman. Yalnızız aslında biz. Kendimizleyiz iletişirken. Ama bundan müzdarip değiliz çoğu zaman. Teknolojinin getirdiği kolaylıkları seviyoruz (Bkz: Teknolojinin Duygusal Etkileri).

Garip bir durum bu. Çağlar boyunca belki de ilk kez bu kadar kolay iletişim başlatabiliyorken, bir o kadar da uzağız birbirimize. Yalnızca fiziksel olarak değil, manevi olarak da.

Burada önemli bir detayın altını çizmek istiyorum. Son dönem insanlarının, eskilere nazaran daha kolay iletişim başlatabiliyor olmaları, daha kaliteli iletişim kurdukları anlamına gelmiyor maalesef. Aksine, iletişim kalitemiz giderek düşüyor.

Bilgi zehirlenmesi (Information Overload) içerisinde yüzüyor iken, kurduğumuz iletişim de, yemek yeme alışkanlığımıza benziyor giderek; hızlı ve kalitesiz (Bkz: Fast-Foot).

İşte, son dönem insanlarındaki “ben” kavramının giderek önemini arttırmasının bir nedeni de bu “modern iletişim” kanalları bana kalırsa.

Şimdi de, sosyal medya olarak tanımladığımız şeye dönüp bir bakalım. Geleneksel medyadan farkı nedir? Bilgi akışının artık tek yönlü olmaması, daha çok bireylere dönük ve bireylerden üreyen bir şekilde katlanarak artması.

(Bkz: İletişim Araçları ve Pazarlama İlişkisi)

Blog‘lara, Youtube‘e, Facebook‘a, Twitter‘a ve FriendFeed‘e bakalım. Herbirinde hepimizin bir kimliği var. Ve bu kimliklerimiz “ben“in bir parçası, bir çıktısı. Bu kaynaklardan yalnızca bilgi almıyoruz. Aynı zamanda bilgiyi paylaşıyor, yayıyor ve üretiyoruz. Daha doğrusu kendimiz, hayatımız “bilgi” olarak ürüyor.

Peki tüm bunları yaparken, yani “sosyal medya” olarak anılan kavramın göbeğindeyken, çoğu zaman yalnız, yani geleneksel tanımıyla asosyal değil miyiz? Sosyal medyada olup, asosyal olmak. Çapraşık, ironik.

Sosyal medya içinde olan herkesin asosyal olduğundan bahsetmiyorum aslında burada. Sadece asosyal konumda iken sosyal medyada varolduğumuzu vurgulamaya çalışıyorum. Tekrar edeyim; “makina ve ben“.

Bu çapraşıklık nedeniyle artık asosyallik kavramının tekrar tanımlanması gereği doğuyor sanki. Bana kalırsa tam tersi. O geleneksel tanıma hiç dokunmamalı. İletişimde asosyalliği ve tekilliği tercih ettiğimiz gerçeğini kabul etmeliyiz.

Muallakta konular bunlar. Bu yukarıda sayılan siteler sayesinde normal yaşamında daha sosyal hale gelmiş insan hikayelerinden de bahsedilebilir pek tabii. Ama özünde, iletişim methodu olarak tekil ve “uzak” oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

Ben” kavramının ağırlığının artması konusuna tekrar dönersek; bu “modern iletişim” yöntemleri hepimize yeni kimlik tanımları kazandırdı aslında. Hepimiz Twitter‘da yaptıklarımızdan, Facebook‘da özel yaşamımızın zenginliğinden bahsediyoruz. Last.fm‘de dinlediğimiz müziklerin kalitesinin, FriendFeed‘de ilgi duyduğumuz konuların biricikliğinin altını çizmeye çalışıyoruz özünde. Yoksa neden oralarda olalım ki?

Sosyal medyada bıraktığımız her iz bir “ben“. Her paylaştığımız kendimiz ile ilgili yeni bir ipucu. Oyun gibi. Yeni bir profil yaratıyoruz, yeni bir “ben” tanıtımı yapmış oluyoruz. Hepsi kendimizle ilgili.

Bunu olumsuz olarak da algılamamak lazım. Bu bir ihtiyaç. Daha önceki dönemlerde farklı şekillerde karşılanıyordu belki. Bu dönemde ise böyle. Eskiden yeni aldığımız ayakkabının markası, kullandığımız arabanın beygir gücü vardı. Şimdi Twitter’da bizi takip eden ve Facebook’da arkadaşımız olan kişi sayısının çokluğu ve FriendFeed’de paylaştığımız girdinin ne kadar çok “like” aldığı var.

Eskiden özel yaşamın sınırlarından daha çok bahsederdik. “Benim özelim” denilen konularda yorum yapılması, konuşulması bile ayıp karşılanırdı. Şimdi ise birçoğumuz özelimizi paylaşmak için sosyal medyadayız. Ve hatta daha çok kişi özel hayatımızı takip etsin de istiyoruz. Daha dikkat çekici olan tarafı da, hepimiz takip edilmeye değer bir hayatımız olduğundan oldukça eminiz.

Tüm bunlar bizi doğal olarak benmezkezci yapıyor. Çünkü her yerde “ben” var. Kurduğumuz her cümle, paylaştığımız her şey kendimizle ilgili. Yaşamımızın ilgi çekiciliği, Facebook’taki son aşk durumumuz, “Katılıyorum” butonuna tıklayıp, gerçekte katılmadığımız sosyal aktivitelerin entelektüel seviyesi, dahil olduğumuz sosyal-politik grupların gururu, tatil fotoğraflarımız, sevgilimizle yanak yanağa pozlarımız…

Çoğu zaman tüm bu paylaştıklarımızı kimin gördüğünden de habersiziz. Yaşıyor ve hemen sonra izlerini İnternet’e koyuyoruz. Ama neden? Tüm yalınlığıyla sadece yaşamış olmak yetmiyor mu artık bize? Sanırım hayır. Herkes görsün, bilsin, yorumlasın, beğensin. Ve hatta kıskansın, imrensin.

Felsefenin nadide sorularından birini akla getiriyor bu; “Kimsenin olmadığı yerde devrilen ağaç gerçekten devrilmiş sayılır mı?

Dışarıdan bakan biri, tüm bunları toplayınca “Facebook’ta paylaşmak için mi yaşıyor ki bunları?” sonucuna kadar varabilir.

Sonuç olarak, Nil Karaibrahimgil ünlü oluşunun verdiği “ben” ağırlığını yaşarken, biz de ünlü ol(a)mayışımızın körüklediği, sosyal medyanın araç olarak kullanıldığı, bitmek tükenmek bilmeyen bir “ben beslemesi“ne doğru hızla ilerliyoruz.

Nil Karaibrahimgil “ben” yüzünden hiç istemeyeceği bir eleştiri yağmuruna tutuldu, üzüldü. Peki bizi ne gibi tehlikeler bekliyor; (Bkz: İnternet Bir Can Daha Aldı)

Yukarıda özelliklerini sıraladığım dönem insanı için “apolitik” yakıştırması da yapılır. Sistematik bir şekilde apolitikleştirildiklerinden de bahsedilir.

Aslına bakılırsa, üst bir gücün çabasına da gerek yoktur bizim dönemin gençlerinin herhangi bir konuda ilgilsiz kalması için. Kendimizin dışında kalmış her şey bizim için gereksiz, önemsiz, kafa yormaya değmez kalmıştır. Çünkü, kendi hayatımızı, yaptıklarımızı, sevdiklerimizi, tü kaka dediklerimizi ve yediklerimizi paylaşmaktayızdır hep, gerisine fırsat kalmaz.

Velhasıl, biz kendimizi fazla ciddiye alırız. Böyleyiz… Yıllar sonraki gençlerin dünyaya bakışını merak ediyorum. Gözümün önüne, Wall-E‘deki, uzuvları kullanmamaktan körelmiş, uçan koltuklar üzerindeki tombul insanlar geliyor. Makina ve biz

(Bkz: Bilim ve Teknolojinin Sonuçlarının Kontrol Edilebilirliği)

Kendime not: Aklında olsun, birkaç gün sonra “Ben’den Bağımsız Hiçbir Şey Yap(a)mazsın!” başlıklı bir yazı yazman lazım.

Oray Eğin’e Not: Nil’den girip, Sinan Çetin’den çıkarak “geçişli dalaşma” konusunda bize örnek olacak bir ders daha vermişsin, ne kadar teşekkür etsek az : )

Facebook’tan Düğün Davetiyesi Gönderen İlkokul Arkadaşlarıma Not: Yapmayın : )




11 Yorum — “Sosyal Medya ve “Ben””

Yorum yap, fikrini paylaş

Ana Sayfa  | Hakkımızda  | Takip Seçenekleri  | Reklam  | İletişim 

© 2007 Anafikir.comSelim Yörük
Sitede bulunan materyallerin tüm sorumlulukları yazarlarına aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kaynak belirtilmeden alıntı yapılamaz.