» NEREDEYİM?

Hayatımızı ilgilendiren her konu ile ilgili fikirlerin ve görüşlerin paylaşıldığı bir ortamdasınız.

Yapmaya çalıştığımız şey; bahse değer konular hakkında daha fazla kişinin düşünmesini ve kendi görüşünü oluşturmasına katkıda bulunmak.



» TAKİP ETMEK İÇİN

Anafikir.com’da üretilen içerikleri daha kolay takip edebilmeniz için size çeşitli araçlar sunduk.

Bu seçeneklere ulaşmak için tıklayın.



» SEÇME AKILLAR

"Attention is the limited resource on the internet - not disk capacity, processor speed or bandwidth."— Mills Davis



» FAYDALI KAYNAKLAR

Düşüncelerinizi besleyebileceğiniz çeşitli siteler seçtik. Buradakilerden farklı bakış açılarıyla olaylara bakanların düşündükleri de gözatmaya değer.


Ünlü olmak mı istiyorsunuz?

Ne zaman bir manken, şarkıcılığa soyunup albüm yapmaya kalksa, bir gün herkesin 15 dakikalığına da olsa ünlü olacağı şeklinde bir öngörü ortaya atılır, yarı sitemkar yarı alaycı. Bu öngörü gerçeğe dönüşecek mi bilmiyoruz ama her geçen gün ekranlara yeni yüzler ekleniyor. Çogunu bir süre sonra unutacak, isminin önündeki ünlü sıfatını çekip alacak olsak da…

Turgut Özal zamanından kalma, kolay yoldan köşe dönme mantalitesinden mi yoksa ekranlardan pompalanan “Televole kültürü“ne özentilikten midir bilinmez, birçok genç amaçlarını “ünlü olmak” olarak betimliyorlar. Hepsi keşfedilmemiş bir özelliğinin, yadsınamaz bir yeteneğinin olduğunu iddia eden bu gençler, kendileri için hazırlanmış yarışmaların uzayıp giden kuyruklarında ünlü olmayı bekliyorlar.

Bu kuyrukta sabırla beklemiş olanların arasından bazıları ekranlara çıkma hakkını kazanıyor. Pek tabi ünlü olmanın tek yolu kuyrukda beklemek değil; Soyunmak, ünlü biri ile aşk yaşıyormuş izlenimi vermek, maç sonrasında röpörtaj yapanların arkasından el sallamak, sıkışık trafikte “Nerde bu devlet!” diye kameralara haykırmak ve böyle uzayıp gidiyor liste. Yani, ünlü olmanın yolu sadece hayal gücünüzle sınırlı. Başka bir ülkede bu kadar kolay ünlü olunabiliyor mudur bilinmez ama ülkemizde yaşanan aşağı yukarı bu şekilde.

Gençlerin hedeflerini kadraj içinde görmelerinin ana nedeni, her çeşit medya kolundan yükselen, popülerliğin başarı ile eşit olduğu sanrısı. Asıl amacı başarılı olmak olan bu gençlerin yanlış yönlenmelerinin nedeni yine medya. Ruhlarını tek taraflı besledikleri için, medya içine dahil olup, herhangi bir olay ile adlarından sözettirmelerinin başarı ile eş anlamlı olduğu sonucuna varıyorlar.

Aslında gençlerin izledikleri ekranın içine girme hevesleri kendiliğinden doğan bir güdü değil. Ekranda gördükleri ünlülerin kendilerinden çok da fazla bir yeteneği olmadığını gören, daha kendini yetiştirme yoluna sapmamış gençler de pek tabi “Benim neyim eksik?” sorusunu soruyorlar kendilerine ve çevrelerine. Doğal olarak da çabaları o yöne kayıyor. Oysa geri planda kalmış, üstün yetenekleri ve farklılıkları ile yaptıkları işlerde başarıyı yakalamış kişiler daha çok görünür olsa idi, “ünlü” olmanın gerçekten de “başarı”ya eşit olduğu çıkarımına katılabilirdik. Sonuç olarak da gençler, ekrandaki bu başarılı kişileri gördükten sonra ünlü olmanın yolunu “herhangi bir olay/sansasyon” olarak değil “işte başarı ve farklılaşma” olarak tanımlayacaklardı.

Nasıl sanatçı olunur?” başlıklı yazıda adı sıkça geçen Hülya Avşar eşinden ayrıldıktan sonra, yani hayatının geri kalanını kökünden etkileyen bir olayın ardından, ayrılığın fitilini yakan medyadan kaçmak ya da sitemkar bir tutum sergilemek yerine, evinin önünde nöbete durmuş paparazzilere çay ikram etmek gibi garip tavırlarda bulunmuştu. Hatta, ayrılık üzüntüsü ile yanlız kalma, kendine dönme yolunu şeçmek yerine, medya elemanlarının rahatça görüntü alabileceği balkonda yaşamaya başlamıştı. Belki de biz çok fazla detaylara takılıyoruz ya da ne bileyim, o dönemde içerisi çok sıcak olduğu için balkonda yaşamaya başladı. Ve ayrılık dönemine gelmesi bir rastlantıydı. Hatta içerideki klimaları da bozulmuştu belki de…

Kesin bir üzüntü kaynağı olan “boşanma” durumunu gülümseme ile karşılamak ve hiç umursamıyor gibi görünmek ne derecede normaldir merak ediyorum.

Bu örnekle varmaya çalıştığım nokta, ünlü kategorisine giren insanların, çeşitli olaylar karşısında, derin psikolojik tezler yazılabilecek derecede garip tepkiler veriyor olmaları. Sosyal hayatları ile özel hayatları birbirine karışmış bu insanlar, üzüntüyü bile yanlız yaşayamıyorlar. Ki insanoğlunun doğasından gelen bir özellik olarak, zaman zaman inzivaya çekilme, yanlız kalma, içine dönme gibi gereksinimleri vardır. Oysa ünlü olmanın bir getirisi (ya da götürüsü) bu gereksinimin önünü sert bir duvarla keser.

Görüldüğü gibi, bu bahsi geçen, ünlü olmanın getirdiği tek bir negatif özellik bile psikolojinin bozulmasına yetip artmakta iken, gençlerin ekrandakilere özeniyor olması ancak ileriyi görememe olarak tanımlanabilir. Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimizi hasara uğratma pahasına ekran karşısında olma isteğinin bu kadar güçlü olması çok garip.

İçi boş ünlülük kavramı günümüzde oldukça yaygın. Fakat oldukça nadir bulunuyor olsa da, “dolu” kişiler de büyük kitlelerce tanıtır olabiliyorlar. İşin kötü tarafı, şans eseri tanınır olmamış, yetenekleri ve kendi çabası ile bir yere gelmiş kişilerin ünlü olması sonucunda da yukarıda bahsedilen negatif etki ortaya çıkıyor çoğu zaman. Daha önce Radyo Maydanoz‘da şu sıralar da Radyo Tatlıses‘te program yapmakta olan, tiyatro kökenli, diplomalı Rıza Karaağaçlı bu negatif etkiden zarar görmüş “dolu” yeteneklerin en güzel örneği oldu yakın bir geçmişte.

Yaptığı radyo programının büyük bir bölümü canlı telefon bağlantılarından oluşmakta. Genellikle agresif bir tutum izleyen Rıza bey, o gece, kendisini uzun süredir takip eden dinleyicilerini bile şaşırtan bir duygu patlaması yaşadı. Özel hayatlarını işleri ile karıştırmamak için büyük uğraş veren tanınmışlardan olan Rıza Karaağaçlı, o gece dinleyicileri ile yaptıkları sohbetin özel yaşamı ile ilgili anılarıyla kesişmesi sonucunda, canlı yayında iken gözyaşlarına boğuldu.

Tanınmış biri olmasının onu ne kadar sıktığını, bunlattığını dinleyicilerine “Birçoğunuz benim yerimde olmak istiyorsunuzdur, ama buradaki hayat hiç de sandığınız gibi özenilecek bir değere sahip değil” diyerek iletti.

Ünlüleri hep kendimizden farklı olarak görürüz. Sanki onlar bizimkilere benzer duygulara sahip değillermiş gibi. Ve bize benzer tepkiler verdiklerinde şaşırırız “Nasıl olur” diyerek. Oysa normal olan, bu insanların da bize benzemesidir. Çünkü çoğu, tanınmadan önce bizim yürüdüğümüz yollardan yürümüş, bizim çorba içtiğimiz yerlerden karnını doyurmuş, yine bizim gibi bankada kuyruğa girmiş kişilerdi.

Herhangi bir mesleğe sahip olduğumuzda aslında hayatımızn belli bölümlerinden ödünler veririz. İstisnasız her meslekte bu negatif özellik bulunmaktadır. Bana kalırsa, “ünlü olmak” da bir meslektir. Ve onun da herhangi bir meslekte olduğu gibi, getirileri olduğu kadar götürüleri de vardır. Sonuçta tercih edecek olan kişinin kendisidir. Verdiği ödünleri, kazandıkları ile karşılaştığında ibre ödünler yönüne kayıyorsa “ünlü olmak” o kadar da hoş bir deneyim değildir. Hele bir dönem ünlü olmuş, fakat popüler kültürün hızlı tüketim çılgınlığı ile unutulmuş, yaşadığı bu travmanın ardından acınacak bir hale gelmiş kişiler düşünüldüğünde oldukça itici durmaktadır.

Asıl amaç “başarılı olmak” olmalı diye düşünüyorum. Şans eseri değil, belli bir başarının ardından tanınmışlık geliyor ise, onun yapacağı negatif ya da pozitif etkileri yönetebilme de daha verimli olunabileceği kanısındayım.

Hala ünlü olmak mı istiyorsunuz? Rica ediyorum, bence tekrar düşünün…




501 Yorum — “Ünlü olmak mı istiyorsunuz?”

Yorum yap, fikrini paylaş

Ana Sayfa  | Hakkımızda  | Takip Seçenekleri  | Reklam  | İletişim 

© 2007 Anafikir.comSelim Yörük
Sitede bulunan materyallerin tüm sorumlulukları yazarlarına aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kaynak belirtilmeden alıntı yapılamaz.